| | Üretsiz Blog oluştur

müzikdelisi

sözlük



http://www.sozluk.web.tr/index.php" target="_blank">









http://www.sozluk.web.tr/" İngilizce Almanca Türkçe Sözlük
Kelime:  
Sözlük: İngilizce - Türkçe Türkçe - İngilizce Almanca - Türkçe Türkçe - Almanca
   
© http://www.sozluk.web.tr/" target="_blank" style="color: #00d;">www.sozluk.web.tr

ki beş yüz milyar ister

Kim 500 Bin Ister oynamak için tıklayın..

en güzel şiirler

ŞİİRLERİNDEN

  ÇİLE

      Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
       Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
       Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
       Gök devrildi, künde üstüne künde...

       Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
       Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
       Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,
       Ok çekti yukardan, üstüme avcı

       Ateşten zehrini tattım bu okun,
       Bir anda kül etti can elmasımı.
       Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
       Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

       Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
       Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
       Al sana hakikat, al san rüya! 
       İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

       Ensemin örsünde bir demir balyoz,
       Kapandım yatağa son çare diye.
       Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
       Yepyeni bir dünya etti hediye

       Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
       Makânı bir satih, zamanı vehim.
       Bütün bir kahinat muşamba dekor,
       Bütün bir insanlık yalana teslim.

       Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
       Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
       Otursun yerine bende her şekil;
       Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

       Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
       Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
       Deliler köyünden bir menzil aşkın,
       Her fikir içimde bir çift kelepçe.

       Niçin küçülüyor eşya uzakta?
       Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
       Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
       Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

       Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
       Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
       Selam sana haşmetli azap;
       Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

       Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
       Ey yedinci gök, esrarını aç!
       Annemin duası, düş de perde ol!
       Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

       Uyku, katillerin bile çeşmesi;
       Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
       Teselli pınarı, sabır memesi;
       Size şerbet, bana kum dolu çanak.

       Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
       Sırrını ararken patlayan gülle?
       Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
       Karınca sarayı, kupkuru kelle...

       Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,
       Mevsimden mevsime girdim böylece.
       Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
       Fikir çilesinden büyük işkence.

       Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
       Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
       Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
       Yetişir çektiğim mesafelerden!

       Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
       Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
       Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
       Tutuyor önümde bir mavi ışık.

       Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
       Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
       Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
       Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

       Lugat, bir isim ver bana halimden;
       Herkesin bildiği dilden bir isim!
       Eski esvaplarım, tutun elimden;
       Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

       Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
       Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
       Belâ mimarının seçtiği arsa;
       Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?

       Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
       Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
       Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
       Dev sancılarımın budur kaynağı!

       Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
       Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
       Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
       İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

       Gece bir hendeğe düşercesine,
       Birden kucağına düştüm gerçeğin.
       Sanki erdim çetin bilmecesine,
       Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

       Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
       Atlas sedirinde mavera dede.
       Yandı sırça saray, ilahi yapı,
       Binbir avizeyle uçsuz maddede.

       Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
       Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
       İçiçe mimari, içiçe benlik;
       Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

       Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
       Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
       Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
       Suda ezel fikri, ebed duygusu.

       Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
       Artık barınamam gölge varlıkta.
       Ver cüceye, onun olsun şairlik,
       Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

       Öteler öteler, gayemin malı;
       Mesafe ekinim, zaman madenim.
       Gökte saman yolu benim olmalı;
       Dipsizlik gölünde, inciler benim.

       Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
       Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
       Sen, bütün dalların birleştiği kök;
       Biricik meselem, Sonsuza varmak...
       Necip Fazıl Kısakurek 

 

      BEKLENEN

      Ne hasta bekler sabahi,
       Ne taze ölüyü mezar,
       Ne de şeytan bir gunahi,
       Seni bekledigim kadar.

       Geçti istemem gelmeni,
       Yoklugunda buldum seni;
       Birak vehmimde golgeni,
       Gelme, artik neye yarar?

      Necip Fazıl Kısakürek


 SAKARYA TÜRKÜSÜ

 İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
 Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
 Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
 Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
 Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
 Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
 Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
 Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat?
 Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
 Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
 Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
 Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
 Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
 Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
 Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
 Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..
 Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
 Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
 İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
 Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
 Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
 Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
 Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
 Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
 Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
 Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
 Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
 Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
 Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
 Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
 Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
 Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
 Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
 Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
 Insan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
 Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
 Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
 Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
 Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
 Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
 Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
 Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
 Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
 Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
 Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
 Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
 Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
 Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
 Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
 Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

                                            Necip FAZIL

 

ÇOCUK

 Annesi gül koklasa,ağzı gül kokan çocuk;
 Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...

 Çocukta,uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
 Karıncaya göz atsa "niçin,nasıl?" ve hayret...

 Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;
 Biz akıl tutsağıyız,çocuktur ki asıl hür.

 Allah diyor ki:"Geçti gazabımı rahmetim!"
 Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...

 Bugün ağla çocuğum,yarın ağlayamazsın!
 Şimdi anladığını,sonra anlayamazsın!

 İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
 Çocukların kalbinde işler zaman rakkası... 

                                                                            Necip Fazıl

 

KALDIRIMLAR

 Sokaktayim, kimsesiz bir sokak ortasinda
 Yuruyorum, arkama bakmadan yuruyorum
 Yolumun karanliga karisan noktasinda
 Sanki beni bekleyen bir hayal goruyorum.

 Kara gozler kul rengi bulutlarla kapanik;
 Evlerin bacasini kolluyor yildirimlar.
 Bu gece yarisinda iki kisi uyanik:
 Biri benim, biri de uzayan kaldirimlar

 Icimde damla damla bir korku birikiyor;
 Saniyorum her sokak basini kesmis devler,
 Simsiyah comlarini uzerime dikiyor
 Gozleri cikarilmis bir ama gibi evler

 Kaldırımlar, istirap cekenlerin annesi
 Kaldırımlar, icimde yasamis bir insandir.
 Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
 Kaldırımlar, icimde uzayan bir lisandir.

 Bana dusmez can vermek yumusak bir kucakta,
 Ben bu kaldirimlarin emzirdigi cocugum.
 Aman sabah olmasin bu karanlik sokakta,
 Bu karanlik sokakta bitmesin yolculugum

 Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
 Iki yanimdan aksin bir sel gibi fenerler.
 Tak, tak, ayak sesimi ac kopekler isitsin;
 Yolumda bir tak olsun zulmetten tas kemerler.

 Ne isikta gezeyim, ne goze goruneyim;
 Gunduzler size kalsin, verin karanliklari.
 Islak bir yorgan gibi iyice buruneyim,
 Ortun, ustume ortun serin karanliklari.

   Necip Fazıl 


 


 
 
 
 
 
 
 

TEVFİK FİKRET

Tevfik Fikret

Şair

24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çocuk yaşta annesinin ölümü onu hayatı boyunca etkiledi. Ortaöğrenimini önce Mahmudiye Rüştiyesi'nde, sonra da Galatasaray Sultanisinde yaptı. Burada Recaizade Ekrem'in öğrencisi oldu. Duygulu kişiliği onu genç yaşlarda şiire yöneltti.

1888'de Galatasaray'ı bitirdikten sonra Hariciye Nezareti İstişare Odası'nda (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi) kâtip olarak göreve başladı. Yeterince çalışmadan para aldığı gerekçesiyle buradan ayrıldı. Daha sonra tekrar çeşitli memurluklarda bulundu. Ek iş olarak Ticaret Mekteb-i Alisi'nde hat ve Fransızca öğretmenliği yaptı. 1891'de Mirsad dergisinin açtığı şiir yarışmasında birinciliği kazanınca, edebiyat çevrelerinin dikkatini üstüne çekti. 1892'de Galatasaray Sultanisi'nin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni atandı. 1894'te Hüseyin Kâzım Kadri (1870-1934) ve Ali Ekrem Bolayır'la (1867-1937) birlikte Malûmat dergisini çıkartmaya başladı.

Önce İnziva Sonra Robert Kolej

1895'te hükümetin bütçede kısıntı yapma gerekçesiyle memur maaşlarının yüzde onunu kesmesine tepki olarak Galatasaray'daki görevinden istifa etti ve inzivaya çekildi.1896'da, eski öğretmeni Recaizade Ekrem'in aracılığıyla Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl Robert Kolej'e Türkçe öğretmeni olarak tayin edildi.

Toplum’dan Kaçış ve Yeni Zellanda Hayali

Sultan Abdülhamid  Han yönetimine muhalif olan Batıcılar, muhalefetlerinde uzun süre başarı sağlayamayınca bu durum onları toplumdan kaçış düşüncelerine sürükledi.Ve Tevfik Fikret’teki "inziva" düşüncesini daha da derinleşti. Bu düşünce, Servet-i Fünun öbür yazarlarınca da benimseniyordu. Bir ara hepsi birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi, daha sonra Hüseyin Kâzım'ın Manisa'nın bir köyündeki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler. Ama Fikret'in "Yeşil Yurt" şiirinde de açıkça görülen bu sıla ütopyası ve birlikte yaşama özlemi bir türlü gerçekleşmedi. Servet-i Fünun'cular arasında görüş ayrılıkları başlamıştı. Bazıları dergiden ayrıldılar. Bir süre sonra Fikret de derginin sahibi ile anlaşamayarak yazı işleri yönetmeliğini bıraktı.

Robert Kolej ve Aşiyan

Bütün zamanını Robert Kolej'de geçirmeye başladı. 1901'de "inziva" düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla Rumelihisarı'nda Robert Kolej'in yamacında, planlarını kendisinin çizdiği Aşiyan adlı evi yaptırmaya başladı. Bugün Tevfik Fikret Müzesi olan Aşiyan 1905'de tamamlandı. Fikret, eşi ve oğlu Haluk'la birlikte buraya yerleşti. Çok az insanla görüşüyordu. "Sis", "Sabah Olursa", "Bir Lahza-i Taahhur" bu dönemin ürünleridir. Bu arada babasının, arkasından da, kızkardeşinin hayatlarını kaybetmesi onu çok etkiledi. Bu döneminde, özgürlük getireceğine inandığı İttihat ve Terakki'yi destekliyordu. 1908'de de, II.Meşrutiyet'in ateşli savunucuları arasına katıldı.

İttihad ve Terakki’ye de Muhalif Oldu

Meşrutiyet'ten sonra "inziva"sından çıktı, eski arkadaşlarıyla barışarak, Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin gazetesini kurdu. Ama, gazete İttihad ve Terakki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıkıp, Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı. Yeni Yönetimin önerdiği maarif nazırlığı görevini de geri çevirdi. Bu göreve getirilen Abdurrahman Şeref’in çağrısıyla, Galatasaray Sultanisi'nin müdürü oldu bir süre önce yanmış olan okulun onarımını üstlendi. Bu arada, toplantı salonunu mescitin üstüne yaptırdığı gerekçesiyle ağır eleştirilere uğradı. O günlerde 31 Mart Olayı patlak verdi. Fikret olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi gün de istifa etti. Ancak öğrencilerin ve maarif nazırı Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Ama sekiz ay sonra, yeni maarif nazırı Emrullah Efendi'yle anlaşamayarak bir daha dönmemek üzere Galatasaray'dan ayrıldı. Darülmuallimin ve Darülfünun'daki görevlerinden de istifa etti ve yeniden Aşiyan'a çekildi. Artık, İttihad ve Terakki İktidarına da muhalif olmuştu. 1912'de meclisin kapatılması üzerine, bu olayı meclisin 1878'de (Hicri tarihle 1295'te) kapatılmasına benzeterek "Doksan Beşe Doğru" şiirini yazdı. Bunu "Han-ı Yağma", "Sancak- Şerif Huzurunda" gibi şiirler izledi. İttihad ve Teraki'nin fedailerince izlenmeye başlandı. Modern pedagoji ilkelerine uygun bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi tasarıları olduysa da bunları gerçekleştiremedi. O günlerde, ağır şeker hastalığına yakalanmış olduğu anlaşıldı. 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi. Tedaviye yanaşmaması sonucunda hastalığı iyice artarak ölümüne neden oldu. 19 Ağustos 1915'te İstanbul’da öldü.

ESERLERİ:Ribab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri, Rübab’ın Cevabı, Şermin, Tarih-i Kadim

necip fazıl kısakürek

HAYATI

Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı.Lisedeki hocaları arasında dönemin  ünlülerinden Yahya Kemal,Ahmet Hamdi(Akseki),İbrahim Aşki gibi isimler vardı.

İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra,Türkiye'ye dönüşünde Hollanda,Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu,Robert Kolej,İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı,Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43).Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken,annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı.Milli Mecmua ve Yeni Hayat  dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra,Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı.Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.
Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur.Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi  ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına  edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür.Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak,Türk  tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.

Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü,çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir.Haftalık Ağaç dergisi(1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur.Büyük Doğudergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada  yüzlerce yıl hapsi istendi,163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu.Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı.1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı.Başta İdeolocya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.

1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981),Türkiye Yazarlar Birliği Üstün  Hizmet Ödülü'nü (1982) almış  beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.

VASİYETİ

1- Bu vasiyet,çoluk-çoğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi  kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk'ün ruh köküne bağlı yeni gençlik,  şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert,kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes...Onlara hitap ediyorum  ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu  yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa,Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese...

 2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum.Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak  gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü;başka herşey hiç ve batıl"demekten ibarettir.

3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun   neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif  çapta laubali,dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum  ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah  Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler,virgül oynatmaktan   bile çekinirler.İslama pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim  ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise,çoktan beri eser  çerçevem dışına çıkarıldığı,herbirinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve  çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile  kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere   -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir:  "Koca Hz.Ömer bile Allahın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün  sahabilerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir.Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuşmudur? Belki o noktadan  bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır."
Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu:İlk yazılarımdan birkaçı asla  benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip  olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim...Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz  murakabeyi sürdürmek borcu ise,mirascılarımın ve manevi mirasçım gençliğin...Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa  kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse,tezgahını başına yıkınız!
En büyük korkularımdan biri,nice müellifin başına geldiği gibi,ölümümden  sonraki tahriflerdir.

4-Beni,ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi,İslami usullerin en  incelerine riayetle gömünüz! Burada,umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:
1935 yılında,Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum.Bu yazı,kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme   ait olarak,zamanenin bize aykırı,meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün   tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar,kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular.  İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi,bütün eserlerimin tasdiknamesiolarak kefenime iliştirsinler...

5-Nasıl,nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir.Fakat imkan aleminde  en küçük pay bulundukça,biricik dileğim Ankara'da Bağlum nahiyesindeki yalçın  mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın...

6-Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız  ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni  sevenlerce malum...Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna...

7-Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın...Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid'at" belirtici hiçbirşey!... Başucumda ne nutuk,ne şamata, ne medh,ne şu,ne bu...Sadece Fatiha ve Kur'an...

8-Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim  ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak...Mevlid de istemem!...  Onu,uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an...

9-Şimdi sıra en büyük dileğimde...Müslümanlardan,Eğer bu davada hizmetim  geçtiğine inanan varsa,şunları istiyorum: Her ferdin,herhengi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın,benim için "Necip Fazıl'ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine birgün oruç tutması... Mevtanın ardından,  onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce  de rahmettir.
Her ferdin,en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye  etmesi...70 bine dolması lazım...Bir de,üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri...
Ölünceye dek,üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek  için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını,nereye,hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı müslümanlardan bekliyorum. "Şey'en lillah"tabiriyle bana Allah için birşey veriniz!Yardımınızı esirgemeyiniz!

10-Allahı,Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!

11-Benide Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler  bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!
 

GENÇLİĞE   HİTABE

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...
İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet...
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan aşağı" dediği cüce  taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü ?...
Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle,   madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet...
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören...  Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını  gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çığlık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin   duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla,  kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim   istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın  kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca  keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu  arayan batı adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını,  her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar  cennet hayâli varsa hakikatinin,İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek  bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert  "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!"  fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnetsayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta, ak sütün  içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi,  temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldağı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız !Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "nasıl" ını ve "ne idüğü" nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
 Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,hürmetine yarattığı Sevgilisinin  fezâyı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak,  ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşman larını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların  viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım,  paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz,  susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle  musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine  koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!

Allahın selâmı üzerine oIsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..

Necip Fazıl
 

ESERLERİN ŞİİRLERİNDEN

  ÇİLE

      Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
       Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
       Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
       Gök devrildi, künde üstüne künde...

       Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
       Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
       Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,
       Ok çekti yukardan, üstüme avcı

       Ateşten zehrini tattım bu okun,
       Bir anda kül etti can elmasımı.
       Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
       Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

       Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
       Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
       Al sana hakikat, al san rüya! 
       İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

       Ensemin örsünde bir demir balyoz,
       Kapandım yatağa son çare diye.
       Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
       Yepyeni bir dünya etti hediye

       Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
       Makânı bir satih, zamanı vehim.
       Bütün bir kahinat muşamba dekor,
       Bütün bir insanlık yalana teslim.

       Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
       Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
       Otursun yerine bende her şekil;
       Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

       Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
       Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
       Deliler köyünden bir menzil aşkın,
       Her fikir içimde bir çift kelepçe.

       Niçin küçülüyor eşya uzakta?
       Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
       Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
       Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

       Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
       Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
       Selam sana haşmetli azap;
       Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

       Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
       Ey yedinci gök, esrarını aç!
       Annemin duası, düş de perde ol!
       Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

       Uyku, katillerin bile çeşmesi;
       Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
       Teselli pınarı, sabır memesi;
       Size şerbet, bana kum dolu çanak.

       Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
       Sırrını ararken patlayan gülle?
       Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
       Karınca sarayı, kupkuru kelle...

       Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,
       Mevsimden mevsime girdim böylece.
       Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
       Fikir çilesinden büyük işkence.

       Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
       Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
       Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
       Yetişir çektiğim mesafelerden!

       Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
       Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
       Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
       Tutuyor önümde bir mavi ışık.

       Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
       Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
       Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
       Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

       Lugat, bir isim ver bana halimden;
       Herkesin bildiği dilden bir isim!
       Eski esvaplarım, tutun elimden;
       Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

       Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
       Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
       Belâ mimarının seçtiği arsa;
       Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?

       Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
       Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
       Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
       Dev sancılarımın budur kaynağı!

       Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
       Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
       Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
       İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

       Gece bir hendeğe düşercesine,
       Birden kucağına düştüm gerçeğin.
       Sanki erdim çetin bilmecesine,
       Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

       Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
       Atlas sedirinde mavera dede.
       Yandı sırça saray, ilahi yapı,
       Binbir avizeyle uçsuz maddede.

       Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
       Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
       İçiçe mimari, içiçe benlik;
       Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

       Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
       Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
       Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
       Suda ezel fikri, ebed duygusu.

       Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
       Artık barınamam gölge varlıkta.
       Ver cüceye, onun olsun şairlik,
       Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

       Öteler öteler, gayemin malı;
       Mesafe ekinim, zaman madenim.
       Gökte saman yolu benim olmalı;
       Dipsizlik gölünde, inciler benim.

       Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
       Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
       Sen, bütün dalların birleştiği kök;
       Biricik meselem, Sonsuza varmak...
       Necip Fazıl Kısakurek 


 SAKARYA TÜRKÜSÜ

 İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
 Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
 Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
 Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
 Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
 Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
 Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
 Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat?
 Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
 Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
 Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
 Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
 Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
 Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
 Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
 Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..
 Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
 Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
 İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
 Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
 Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
 Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
 Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
 Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
 Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
 Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
 Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
 Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
 Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
 Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
 Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
 Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
 Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
 Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
 Insan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
 Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
 Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
 Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
 Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
 Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
 Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
 Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
 Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
 Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
 Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
 Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
 Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
 Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
 Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
 Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

                                            Necip FAZIL

 

ÇOCUK

 Annesi gül koklasa,ağzı gül kokan çocuk;
 Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...

 Çocukta,uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
 Karıncaya göz atsa "niçin,nasıl?" ve hayret...

 Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;
 Biz akıl tutsağıyız,çocuktur ki asıl hür.

 Allah diyor ki:"Geçti gazabımı rahmetim!"
 Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...

 Bugün ağla çocuğum,yarın ağlayamazsın!
 Şimdi anladığını,sonra anlayamazsın!

 İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
 Çocukların kalbinde işler zaman rakkası... 

                                                                            Necip Fazıl

 

KALDIRIMLAR

 Sokaktayim, kimsesiz bir sokak ortasinda
 Yuruyorum, arkama bakmadan yuruyorum
 Yolumun karanliga karisan noktasinda
 Sanki beni bekleyen bir hayal goruyorum.

 Kara gozler kul rengi bulutlarla kapanik;
 Evlerin bacasini kolluyor yildirimlar.
 Bu gece yarisinda iki kisi uyanik:
 Biri benim, biri de uzayan kaldirimlar

 Icimde damla damla bir korku birikiyor;
 Saniyorum her sokak basini kesmis devler,
 Simsiyah comlarini uzerime dikiyor
 Gozleri cikarilmis bir ama gibi evler

 Kaldırımlar, istirap cekenlerin annesi
 Kaldırımlar, icimde yasamis bir insandir.
 Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
 Kaldırımlar, icimde uzayan bir lisandir.

 Bana dusmez can vermek yumusak bir kucakta,
 Ben bu kaldirimlarin emzirdigi cocugum.
 Aman sabah olmasin bu karanlik sokakta,
 Bu karanlik sokakta bitmesin yolculugum

 Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
 Iki yanimdan aksin bir sel gibi fenerler.
 Tak, tak, ayak sesimi ac kopekler isitsin;
 Yolumda bir tak olsun zulmetten tas kemerler.

 Ne isikta gezeyim, ne goze goruneyim;
 Gunduzler size kalsin, verin karanliklari.
 Islak bir yorgan gibi iyice buruneyim,
 Ortun, ustume ortun serin karanliklari.

   Necip Fazıl 


 

      BEKLENEN

      Ne hasta bekler sabahi,
       Ne taze ölüyü mezar,
       Ne de şeytan bir gunahi,
       Seni bekledigim kadar.

       Geçti istemem gelmeni,
       Yoklugunda buldum seni;
       Birak vehmimde golgeni,
       Gelme, artik neye yarar?

      Necip Fazıl Kısakürek


 
 
 
 
 
 
 

 

mehmet akif ersoyun hayatı

Mehmed Ekif Ersoy

İstiklal Marşı Şairi mehmet akif ersoy

1873 yılında İstanbul'da doğdu. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapay kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır. Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı.Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi.Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih Camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, ve Fransızca bilgisiyle çevresindekilerin dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı.Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. 1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma imkanı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı.1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayınlamadı.1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar ve şiirler yazmaya başladı.1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam etti.

Teşkilat-ı Mahsusa ve Milli Mücadele’de

İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I.Dünya Savaşı sırasında istihbat teşkilatı Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı’nın gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette Milli Mücadele hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi.

İstiklal Marşı

Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi.Mısır’a Gidiş Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, daha sonra  sürekli olarak Mısır'da yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün hayatı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve 27 Aralık 1936'da İstanbul'da öldü.

Dil Anlayışı Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde sadeleştirmeden yana olan tutumunu her şiirinde ortaya koymuştur.Mehmed Âkif nazım diline bu dilin tabii yapısını bozmadan elverişli olduğu gelişmeyi kazandırmış ve aruz veznini yumuşatmıştır. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki imkanlarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış,üslupta özgünlük ve kişiselliğe ulaşmıştır.Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.

ESERLERİ Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım, Gölgeler. 

kübraaaaaaaaaa